BALYOZLA DEMOKRASİ KURULMAZ!
Av. Başar YALTI / İstanbul Barosu
BAROLARI ELE GEÇİRMEK YA DA "AHLAKSIZ TEKLİF"
Av. Başar YALTI / İstanbul Barosu
KENTSEL DÖNÜŞÜM VE YOL AÇACAĞI SORUNLAR
Av. Başar YALTI / İstanbul Barosu
Tüm Makaleler
 
 
 
CUMHURİYET VE HUKUK DEVRİMİ
CUMHURİYET ve HUKUK DEVRİMİ
( Av. Başar YALTI )

Cumhuriyet, hukuksal açıdan, 29 Ekim 1923 tarihinde, 364 nolu "Teşkilâtı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun" ile 1921 Anayasasının altı maddesinde (1, 2, 4, 10, 11 ve 12nci maddeler) yapılan değişiklikler ve bu çerçevede 1nci maddeye "Türkiye Devletinin şekli hükümeti, Cumhuriyettir." cümlesinin eklenmesiyle kurulmuştur.

Ancak Cumhuriyet'i, Büyük Millet Meclisinde o dönemde yaşanan hükümet krizi üzerine, Mustafa Kemal'in, 28 Ekim 1923 tarihinde, "Arkadaşlar yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz" diyerek gerçekleştirdiği prosedürel bir işlem olarak görmek ve anlamak sığ bir bakış olur.

Cumhuriyet, Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919 da Samsun'a ayak basmasının öncesinden başlayarak tasarladığı çok boyutlu Türk Devriminin bütüncül adıdır. Cumhuriyet, gerek ilan edilmesinden önce, gerekse ilan edildikten sonra ki dönemde; oluşturulma, kurulma ve topluma benimsetme aşamalarında oldukça zorlu hesaplaşma , kapsamlı çalışma ve uğraşlarla yapılandırılmış, gelişimini sürdüren siyasal bir olgudur.

Mustafa Kemal'in Türkiye Cumhuriyetini kurarken izlediği aşamalı yöntem, zamanı gelmedikçe ve ortam olgunlaşmadıkça bir sonraki aşamaya geçmemek şeklindedir. Atatürk bu yaklaşımını, 1927 yılında okuduğu Söylev'inde şu şekilde dile getirmiştir. "Ben, Milletin vicdanında ve istiklalinde ihtisas ettiğim büyük tekâmül istidadını, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak peyderpey, bütün heyeti içtimaiyemize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim." Atatürk'ü ve yaptıklarını değerlendirirken bu bakış açısını göz ardı etmemek gerekmektedir. Atatürk'ün Türkiye ile ilgili bütüncül bir projeyi aklında ulusal bir sır olarak saklayıp, zamanı geldiğinde yürürlüğe koyarken pragmatik davrandığı açıktır. Bunun en önemli kanıtı, Cumhuriyetin ilanı ile ilgili anayasa değişikliği yapılırken, Anayasanın 2nci maddesinin, "Türkiye devletinin dini, Dini İslamdır." şeklinde değiştirilmiş olmasıdır. O günkü koşullar içerisinde talep olmadığı halde gerekli görülerek yapılan böyle bir değişikliğin, 1924 Anayasasına laiklik ilkesi girerken 10.04.1928 tarihinde kaldırıldığı bilinmektedir. Cumhuriyet'in kuruluş yılları ve izlenen politikalar tartışılırken, Ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve siyasal ortam ve koşullar ile amaçların birlikte doğru değerlendirilmesi gereği bundandır. Bu günlerden 70-80 yıl öncesine bakarak demokrasi/cumhuriyet ikilemi yaratıp, kuruluş aşamasında sanki demokratik bir amaç güdülmediği gibi bir izlenim ileri sürenlerin, bilinçli bir cumhuriyet karşıtlıkları yoksa, Cumhuriyet devriminin kuruluş sürecini tam olarak anlamadıklarını söylemek mümkün gözükmektedir.

Arnold J.Toynbee'nin söylemiyle, Cumhuriyet devrimini geliştirmenin bütün hedefi egemenliğin kullanılmasının demokratikleşmesiyle ilgilidir. Çünkü cumhuriyet, demokrat fikirli bir ulusun kesin ifade biçimidir. "Türk Milletinin karakter ve adetlerine en uygun idare, cumhuriyet idaresidir." diyen Atatürk'e göre, "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir."

Cumhuriyetin temel hedefinin demokratikleşmek olduğu, hiçbir şekilde yadsınamayacak bir gerçekliktir. Cumhuriyet döneminin, kuruluş aşaması sayılabilecek kongreler döneminden itibaren kendisini hukuksal ilke ve kavramlarla meşrulaştırma çabası içinde olduğu görülür. Müdafaa-i Hukuk deyimi kurtuluş örgütlerinin adında hep yer almıştır. Ayrıca, "Kuva-yı milliye'yi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılma" ilkesi, demokratik meşruluğun bir göstergesidir.

Düşman işgali altındaki Ülkenin kurtuluşu için aynı zaman diliminde birden çok hareketin kendi hedefleri doğrultusunda çalışmalarını sürdürdüğünü kaydeden Tanör, bunlardan Ulusal program olarak adlandırdığı Mustafa Kemal hareketini şöyle niteler: Ulusal program, "ulusun yalnız dışa karşı özgürlüğünü ve dış egemenliği (bağımsızlık) değil, onun içte de özgür ve egemen olmasını öngörmektedir. .... Bu durumda denklem açıkça kendini göstermektedir: Ulusal bağımsızlık eşittir ulusal - demokratik egemenlik. Bir başka deyişle, ulusal özgürlüğe demokrasiyle ulaşılabilecektir."

Kimi "aydın" çevrelerce iddia edilenin aksine, demokrasiyi çağına göre en ileri seviyede anlayan ve demokrasiyi bir değerler sistemi olarak kavrayan bilinç Atatürk' de vardır. Bunun en önemli kanıtlarından birisi, Atatürk'ün İstanbul' dan ayrıldığı tarih ile Büyük Millet Meclisin açılış arasında sadece 11 ay kadar kısa bir sürenin bulunuşudur. Anayasa arayışı ve anayasa bağlılık, yasallık ilkesine ve seçime ve seçilmeye verilen önem, keyfiliğin önüne geçilmesi vb uygulamalar, cumhuriyetin hukuk ve demokrasiye verdiği değerin kanıtlarıdır. Ayrıca, Mustafa Kemal'in bütün görevlerine seçimle geldiğini anımsamak, Cumhuriyetin kuruluşundan önce bile demokratik bir çizgi izlediğinin açık belgesidir.

Demokrasi düşüncesi ve amacının Cumhuriyeti kuran kadrolarda bulunduğu kuşkusuz olsa da, bütün siyasal tarihçilerin kabul ettiği bir gerçek olarak, Osmanlı'dan arta kalan toplumda demokratik bir yönetimin gerektirdiği yetkinlik bulunmuyordu. Oysa, "Zihin yapısına ilişmeden, hiçbir toplumda hiçbir önemli yenilik beklenemez." diyen Sinanoğlu'na göre, Türk toplumundan manevi evrenini olduğu gibi korumasını ve aynı zamanda çağdaş uygarlık düzeyine erişmesini istemek, başarısızlığa mahkum bir politika izlemek demektir. Bu gerçek göz önünde tutularak, toplumda demokrasi kültürünün yerleşip kökleşmesi için Cumhuriyet kurulurken:

a) Yeni bir yurttaşlık kimlik ve kişiliğinin yaratılması,
b) Laikliğin yerleştirilmesi,
c) Hukuk devletinin gerçekleştirilmesi, konuları üzerinde özellikle durulmuştur.

Bu üç kavramın üzerine inşa edilen Cumhuriyet, bağımsızlık zemininde yükselmiştir. Bağımsızlık düşüncesini besleyen özgüven duygusu, özgürlük tutkusu ve onurlu yaşama isteği Cumhuriyeti kuran kadroların temel karakteristiğidir.

Cumhuriyet, Batı toplumlarında iki yüzyıl kadar önce yaşanmış aydınlanma devriminin Türk toplumuna uyarlanmasıdır. Aydınlanma devrimini yaşamamış, sanayileşememiş ve burjuvası oluşmamış, Batının çok gerisinde kalmış bir toplumun çağı yakalaması ancak devrimci bir sıçrama ile mümkün olabilirdi. Kimilerince zorlama olarak nitelenen modern toplumu oluşturma çalışmaları, devrimci bir gerekliliğin izlerini doğal olarak taşımıştır.

Cumhuriyetin yurttaşlık kavramı çerçevesinde yaratmak istediği sonucu, toplumun sosyo kültürel yapısında köklü dönüşümlere yönelik bir Renaissance hareketi, bir uyanış süreci olarak değerlendirmek gerekir. Bu yönüyle cumhuriyet bir kültür devrimidir. Mustafa Kemal bunu, "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâplarımızın asıl gayesi budur. » diyerek ifade etmiştir.

Cumhuriyet modern toplumu yaratmak için yeni bir yurttaşlık kavramını yerleştirirken, bir yandan da köylülükten kurtulmanın alt yapısını hazırlıyordu. Bağımsızlığı bir tutku olarak benimsemiş Mustafa Kemal, emperyalizmin pençesinden kurtulmanın temel yolunun köylülükten kurtulmak olduğunu biliyordu. Çünkü köylülük, sömürge tipi devlet modeli dayatmasının güvencesi olarak görülmektedir. Bir başka deyişle, köylü devleti, emperyalizmin ideal devlet biçimidir. Bu nedenle, Cumhuriyetin ilk girişimi, toplumun köylülük yapısının hızla değiştirilmesine yönelik çalışmaları olur. Cumhuriyetin yaptığı kültür devrimleri ve yurttaşlığa verdiği önem bu çerçevede ele alınmalı, sanayileşme ve yeni bir yurttaş tipi yetiştirme çabaları buna göre değerlendirilmelidir. Mustafa Kemal'e göre « Fikrimiz, zihniyetimiz medeni olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Medeni olacağız. Bununla iftihar edeceğiz. Bütün Türk ve İslâm âlemine bakınız. Zihinleri medeniyetin emrettiği şümul ve yükselmeye uyamadıklarından ne büyük felaketler, ne ıstıraplar içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve sonuç olarak son felaket çamuruna batışımız bundandır.»


Yurttaşlık modernitenin yarattığı ulus olgusunun bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet "yurttaşı" yaratarak modern toplumu kurmayı amaçlıyordu. Yurttaşlık kavramı, devlete karşı sadece ödevlerin değil haklarında olduğu, siyasal yaşama etkin biçimde katılan aktif bireyi tanımlar. Medeni, siyasal ve sosyal boyutu ile hayata geçmesini istediği yurttaşlık haklarıyla, oluşturulmakta olan Türk Ulusu'na ait bireylerinin üst kimliği yaratılıyor, bu yolla kültürel dayanışma bağı kuruluyordu.

«Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür... Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanık davranmak düşünmek ve zekâyı eğitmektir.» diyen Mustafa Kemal'in Cumhuriyete yurttaş yetiştirmek için bütün gücüyle çalıştığı, bu amaçla yurttaşlık kitabı yazdığı da bilinmektedir. Cumhuriyete yurttaş yetiştirmenin eleştirilen yönleri arasında yer alan kimliklerin örtüldüğü, yok sayıldığı, ezildiği iddiaları post modernist bir yaklaşım olup, bu konuda tartışmaya girmek bu yazının amacı dışındadır.

Cumhuriyetin üzerinde inşa edildiği laiklik, toplumsal sekülerizasyonun sağlanması ve yapılan devrimlerin yerleşmesi için vazgeçilmez bir unsurdur. Hukuk devrimi olarak nitelediğimiz modern hukuksal gereklerin yürürlüğe konulması ise imtiyazlardan hak kavramına geçişi ve bireyin toplumsal hayata katılışının güvencesini sağlamak için yapılmıştır. Cumhuriyetin üzerinde inşa edildiği her üç kavram (laiklik, yurttaşlık ve hukuk kavramları) aynı zamanda birbirlerini etkileyen ve birbirlerinden etkilenen kavramlar olup, bunlar aynı zamanda demokrasinin de olmaz sa olmazlarıdır.

Bugüne kadar laiklik ve yurttaşlık üzerinde yapılan araştırma ve tartışmalarda, bu iki kavram topluma birçok boyutuyla tanıtılmıştır. Oysa, Cumhuriyet'in yaşadığı hukuksal süreç ve yaratıp ürettiği hukuk konusunda yeterince durulduğu, bu amaçla gerekli araştırma ve tartışmaların yapıldığı söylenemez.

HUKUK DEVRİMİ

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda rol oynayan etmenler ve kuruluş sürecinde dikkate alınan ilkeler tartışılırken, yaşananların hukuksal boyutu üzerine de eğilmek ve Cumhuriyetin kuruluş öncesi, kuruluşu ve benimsetilmesi dönemlerinde izlenen hukuksal süreçleri birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Bu tarihsel süreç izlendiğinde, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının attıkları her adımda meşruluk içinde olmaya çalıştıkları ya da en kısa sürede meşruluk zemini yaratmaya çalıştıkları, komplocu, komiteci bir anlayışa sahip olmadıkları bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Mustafa Kemal'in Anadolu'ya yasal bir görevlendirmeyle gittiği bilinmektedir. Resmi görevlerinden istifa ettiğinde, Erzurum ve Sivas Kongreleri delegelerince seçilmiş birisidir. Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 de toplandığında ise, Meclis Başkanı olmuş ve 1921 tarihli ilk Anayasa yürürlüğe konulmuştur. Daha sonraki dönemlerde de, benzer şekilde davranıldığı, hukuk düzleminde kalındığı, yukarıda açıklandığı üzere, kurucu nitelikli Meclis tarafından Cumhuriyet'in bir anayasa değişikliği ile ilan edildiği bilinmektedir.

Hukuk devleti, hukuk ve devlet kavramlarını bir araya getirerek aralarında sentetik ve tamamlayıcı, sıkı, yapısal ve kurucu bir bağ kurar. Hukukun, hukuk kurallarının yaptırım güvencesi için devlete gereksinim duyduğu gibi; devlet de yönetebilmek, iktidarın buyuruculuğunu ve iktidara rıza yoluyla itaati sağlayabilmek için hukuka ihtiyaç duymaktadır. Devlet, hukuk sayesinde meşrudur; hukuk sayesinde ve hukukla hükmeder, yönetir. Bu hukukileştirme, meşrulaştırma (jurisdification), siyasal örgütlenme biçimi olarak devletin ayırıcı niteliklerinden biridir.

Modern devletin hukukla ilgisinin bilincinde olan Mustafa Kemal, sadece askeri çözümler peşinde olmamıştır. Hatta denilebilir ki, Mustafa Kemal askeri zaferleri araç olarak kullanmıştır. Atatürk, demokratik bir cumhuriyetin kurulması için çalışırken bunun ancak hukuk devleti yoluyla gerçekleştirilmesi gerektiğinin farkındadır. Böylece hukuk; bir yandan yeni kurulan düzeni meşrulaştırmanın, toplumsal düzeni sağlamanın ve denetlemenin işlevini üstlenirken, diğer yandan da hukuk aracılığıyla yapılan birçok kültür devrimiyle (harf devrimi, kılık kıyafet, soyadı yasası, takvimin kabulü, kadınlara tanınan haklar vb.) sosyal yaşantı düzenlenmiştir.

Hukuk kurallarıyla onları doğuran, yaşatan ve sonlandıran kurumların tümü (hukuk mekanizması), toplumsal yaşamda rol oynayan çeşitli güçlerin elde ettiği bir sonuçtur. Türkiye'nin çağdaş bir dünya toplumu olmasını arzu eden Cumhuriyeti kuran devrimci kadroların, bu çerçevede, kendi toplumsal düzen anlayışlarına uyan bir hukuk sistemini seçip uygulamaları doğal karşılanmalıdır. Cumhuriyetçi kadroların tercihlerindeki isabet bu gün çok kolay fark ediliyor ise de, o dönemin koşulları dikkate alındığında yapılanların tam bir devrimci karakter taşıdığı şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

Aslında Cumhuriyetçiler ne istediklerini, ne yapacaklarını biliyorlardı. Yeni Türkiye'nin rejimi için bir strateji oluştur(ul)urken kutsal kavramları uygarlık olmuştur. Bu uygarlık Batı uygarlığıdır. «Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye'de çağdaş, dolayısıyla batılı bir hükümet meydana getirmektir. Medenîyete girmek arzu edip de, batıya yönelmemiş millet hangisidir?.»

Cumhuriyete geçilmeden önce de, Osmanlı'nın son yüz yıllık döneminde, gerilemeyi durdurmak, çöküşü önlemek için Batı'ya yöneliş, Batı kurumlarına özenme ve bu kurumların Osmanlı'ya uyarlanması çalışmaları ve bu bağlamda Batı hukukuna bir ilgi olduğu görülmektedir. Tanzimat dönemi olarak adlandırılan bu dönemin arka planı incelendiğinde, çöküşe doğru yol alan Osmanlı'da bu gidişi durdurmak için iki ana akımın öne çıktığı fark edilmektedir. Şeriat hükümlerine dönülmeyi arzu eden İslamcılık akımı ile Batılı büyük devletlerin güdümünde Batıcılık peşinde olma. Bu iki akımın, düzenin hukuk sistemini etkilediği, sonuçta ikili bir hukuk sistemi, daha doğrusu karmaşası yaşandığı, Osmanlı yönetici kadrosunun kendi içerisinde de bölündüğü, padişah ve paşalarında batıcılık ile İslamcılığı bağdaştırmaya çalıştığı tarihsel bir olgudur.

"Sultan II. Mahmut ve Tanzimatçı Paşaları, İslam'ın her çağda gösterdiği uyum yeteneğini, değiştirmeye güçlerinin yetemeyeceği yenidünya düzeninin dışında kalmamak için kullanmaya yöneldiler. Bunun için Avrupa'dan yükselen aydınlanmacı "Tek bir insanlık ve uygarlığın bütün insanlığın ortak ürünü olduğu" görüşünü benimseyerek, İslam'ın Müslümanlar dışındaki cemaatleri ikinci sınıf vatandaş sayan anlayışını hukuki açıdan kaldırdılar. Uhrevi açıdan İslam'ın en son ve en mükemmel çözüm sayılma özelliğini ret etmeden-Devletin İslam Devleti olduğu kaydı daha sonra anayasaya girecektir-vatandaşlar arasında ırk, din, ulus ayırımını kaldırıp tam bir eşitlik ilan ettiler. Bu adım bir yandan 60 dan fazla etnik ve dini grubu bir arada bulunduran Osmanlı toplumunun ani çözülmesini önlemek, diğer yandan da dünyayı yöneten Avrupa Birliği (Concert Europeen) içinde yer alıp sözünü dinletebilmek imkanını sağlıyordu. Buna tam karşı çıkmak bütün Müslüman toplumların sömürgeleşme sürecini son derece hızlandırabilirdi. 1829 ve 1878 de neredeyse tam gerçekleşir hale gelen Osmanlı parçalanması, bu manevra sayesinde geciktirilebilmiş, yenidünya düzeni için hiç de hazırlıklı olmayan Müslüman toplumları bu sayede bir hazırlanma süreci kazanmışlardır."

"Batılılaşma ile Osmanlının sömürgeleşmesi birbiriyle özdeştir." diyen Server Tanilli, bu çerçevede batılılaşmayı isteyen güçler olarak; servet ve canlarını güven altına almak isteyen sivil asker bürokrasi, fiilen el koydukları toprağın mülkiyetini hukuksal olarak korumak isteyen eşraf, ayan ve derebeyler ve ticaret ve finans kesimlerine egemen durumdaki işbirlikçi azınlıkları olarak saymaktadır. Bunlara, sanayi ürünlerini satacak pazar arayan ve ucuz hammadde peşinde olan Batının bizzat kendisini de katmak gerekiyor.

Osmanlı döneminde yaşanan bütün yenileşme hareketlerinin arka planında Batı'ya şirin görünmenin, daha doğrusu Batı'nın dayatmalarının olduğu, başka bir gerçektir. Örneğin 3 Kasım 1839 tarihli Gülhane Hattı Hümayunu ilan edilirken Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın isyanı ile ilgili savaş sürüyordu. 1856 Islahat Fermanı ise Kırım Savaşı ve bu savaşı sonlandıran Paris anlaşmasının gölgesinde kalmaktadır. Bu dönemde yapılan yenileşmelerin asıl amacı, zor durumdaki Osmanlı'nın Batı'lılardan aldığı destek karşılığında, Hıristiyan Osmanlı tebaasına özgürlük tanıma talebinin karşılanmasıdır.

Tanzimat döneminde hukuk siyasal bir araç olarak kullanılmış olsa da, Batı hukukundan aktararak yapılan yasalaştırma çalışmalarının Osmanlı şer-i hukuk sistemini tümüyle ortadan kaldırmamış olmasına karşın, Cumhuriyet hukukunun gelişmesinde önemli katkısı olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle, Osmanlı döneminde başlatılan Batı hukukundan yapılan aktarmalar, Cumhuriyet döneminde de mevcut hukuk düzeninin yenilenmesi ve modernleştirilmesi amacıyla sürdürülmüş ancak, radikal bir yaklaşımla Batı hukukunun topluca benimsenmesi yolu tercih edilmiştir.

"Kanunlaştırma hareketi, bir ülkenin hukuk siyasetine bağlı olarak, muhafazakar veya devrimci amaçlarla yapılmış olabilir. Kanunlaştırmada amaç, sadece ülkede dağınık biçimde mevcut olan ve uygulanan kuralları bir sistem içinde birleştirmekse, muhafazakar amaçla kanunlaştırmadan söz edilebilir ki örnek olarak Osmanlı Devletinde Mecelle-i Ahkamı-ı Adliye ve 19.yy sonlarından itibaren İsviçre'de yapılan kodifikasyonlar verilebilir. Devrimci kanunlaştırmalarda ise bir ülkede toplumun yapısı, ihtiyaçları göz önüne alınarak eskisinden tamamen farklı, yeni hukuk kuralları yaratılır (....) veya kanunlaştırma hareketini gerçekleştirmek isteyen ülke, çeşitli nedenlerle yeni ihtiyaçları karşılayacak hukuk sistemini iç imkanlarla yaratacak durumda değilse, yabancı bir ülkenin hukuk sistemini, tamamen veya kısmen kabul ederek yürürlüğe koyar (Roma Hukuku'nun Almanya'da, İsviçre Medeni Kanunu'nun Türkiye'de kabulü gibi). İşte bu son kanunlaştırma çeşidine hukuk dilinde yabancı bir hukukun alınması, yani resepsiyon adı verilir."

Osmanlı'nın son dönemi ile yeni Türkiye Cumhuriyetinde Batı hukuku benimserken iki dönem arasındaki bir takım temel farklılıklara dikkate çekmek gerekiyor. Bu farklılıklar Cumhuriyet döneminde yapılan hukuk devriminin de özünü oluşturmaktadır. Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet dönemi arasındaki temel fark, hukukun dinsel kurallara göre değil, aklın kurallarına göre düzenlenmesi, hukukun laikleştirilmesidir. Bu yönden Medeni Kanun'un önsözü dikkatle incelenmelidir. Ayrıca, Osmanlı döneminde Batı hukukundan kimi gönüllü aktarmalar olmuş ise de, asıl etken dış taleplerin yerine getirilmesi şeklindedir. Oysa Cumhuriyet döneminde batı hukuku, dış baskıların gereği veya zorunluluğu olarak değil, bağımsızlık anlayışı içerisinde, devrimci bir tercih olarak kabul edilmiştir. Mevcut hukuk sisteminin ikili yapısı, şer-i hukuk düzeni ile Batı Avrupa'dan çeşitli kanunların Türk hukukuna alınmasıyla başlayan, lâik hukuk düzeni çatışma yaratmaktaydı. Günümüzde de zaman zaman dile getirilen ve bir model olarak gösterilen çok hukukluluk, Osmanlı döneminin özelliklerinden biriydi. Bu ikili hukuksal yapı ve buna bağlı olarak mahkeme örgütlenmesindeki ikiliğin sona erdirilmesi de zorunluydu. Cumhuriyet bu ikiliğe son vererek tüm ülkede hukuk birliğini sağladı. Bu yolla, ayrıca, evrensel hukuk sistemine geçiş sağlandığından, dış güçlerin, Ülkedeki azınlıklar için talep ettikleri imtiyazların zemini de ortadan kaldırılmış oluyordu.

"Adliye politikamızda takip edilecek gaye, evvela halkı yormaksızın süratle, isabetle, emniyetle adaleti dağıtmaktır. İkinci olarak toplumumuzun bütün dünya ile teması doğal ve zorunludur; bunun için adaletimizin seviyesini bütün medeni toplumların derecesinde bulundurmak mecburiyetindeyiz. Bu hususları sağlamak için mevcut kanun ve usullerimizi bu bakış açılarına göre yenilemekteyiz ve yenileyeceğiz.»

« Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek hukukî esasları temelinden değiştirmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni hukukî esaslar ile alfabesinden tahsile başlayacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz. Bütün bu uygulamalardaki dayanağımız milletin anlayış, kabiliyeti ve kesin arzusudur. »

Hukuk devrimini değerlendirirken, hukukun sadece kamu düzenini biçimlendirmek için yapılmadığını, özellikle yurttaşlık hukuku çerçevesinde yeni bir yaşam tercihinden kaynaklanan modern hukuksal atılımlar yapıldığına da dikkate çekmek gerekiyor.
Bunlar arasında elbette ilk anılacak yasa, 1926 tarihli TÜRK KANUNU MEDENİSİ dir. Daha sonra yürürlüğe giren temel yasalar arasında bulunan Borçlar Kanunu (1926), Türk Ceza Kanunu (1926), Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (1927), Ticaret Kanunu (1926), Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (1929), İcra İflas Kanunu (1932) gibi yasalar o dönemden bu güne kadar modern bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiştir.
Yapılan hukuk devrimi, Türkiye'de hukuk alanında birliği ve buna koşut olarak ulusal birliği sağlamada önemli bir araç olmuştur. Cumhuriyetin yaptığı hukuk devrimi, sosyal yaşantının düzenlenmesinde taşıyıcı rol üstlenerek çağdaş uygarlığa geçişi kolaylaştırmış ve hızlandırmıştır.
"Atatürk'ün hukuk devriminin Türk toplumuna getirdiği önemli bir katkı da, çağdaş hukuk sorunlarına yaklaşım, çözüm arama ve bulma yönünden Türk hukukçusuna yeni bir düşünce tarzının sunulmasıdır."
SONUÇ


Atatürk, en büyük devrim olarak nitelediği Cumhuriyetin ünlü, onuncu yıl söylevinde, "Yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz." demişti. Cumhuriyetin yetiştirdiği bugünkü kuşaklar, belki o günlerin heyecanı içerisinde olmayabilirler. Ancak, Cumhuriyetin kazanımlarının kullanıcıları; korunacak, geliştirilecek ve yapılacak çok şeyler olduğu bilincini asla yitirmemelidirler.

Şimdi görev, cumhuriyetin değerlerini koruyarak onu daha çok demokratikleştirmektir.
Agnostizme düşmeden, bu görevin cumhuriyeti savunan kuşaklarda olduğunu anımsayalım.

"Laik Cumhuriyet (ve doğal olarak laik hukuk) bizler için, önümüzdeki şarap bardağıdır. Bardağın içindeki şarapta demokrasi, eğer bardak kırılırsa demokrasi memokrasi kalmaz."


KAYNAKÇA

1- Nutuk, Kemal Atatürk
2- Atatürk ve Adalet Reformu, Adalet Bakanlığı Yayınları, 1981
3- İnce, Özdemir. Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2b. 2005
4- Bozkurt, Gülnihal. Batı Hukukunun Türkiye'de Benimsenmesi, Türk Tarih Kurumu,1996
5- Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, Say Yayınları, İstanbul, 3.b. 1982
6- Koloğlu, Orhan. Gazi'nin Çağında İslam Dünyası, Boyut Kitapları, 1994
7- Türkiye Tarihi 4 Çağdaş Türkiye 1908 - 1980, Cem Yayınevi, 6.b. 2000
8- TBB Faruk Erem Ödülleri, Özge Umut Eker, Kavram ve Olgu Olarak Hukuk Devleti İdesinin Felsefi Temelleri, TBB Yayınları, Ankara, 2005
9- Yücel, Mustafa Tören. Hukuk Sosyolojisi, Başkent Klişe Matbaacılık, Ankara, 3.b. 2004
10- Tanör, Bülent. Türkiye'de Kongre İktidarları, YKY, İstanbul, 2002, 2.b.
11- Sinanoğlu, Suat. Türk Hümanizmi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2.b. 1988
İSTANBUL BAROSU DERGİSİ
[Başa Dön]
 

  Anasayfa | Hakkımızda | Çalışma Arkadaşlarımız | Forum | E-Müvekkil | İletişim

Yaltı Hukuk Bürosu 2009 ©
Bu sitede bulunan her türlü bilgi, yazı ve yapılan açıklamalar bilgilendirme amaçlıdır. Reklam amacı taşımaz. Bu nedenle, haksız rekabet yaratıldığı şeklinde algılanmamalı ve yorumlanmamalıdır. Ziyaretçiler ve Müvekkillerin, Sitede yayımda olan bilgiler nedeniyle zarara uğradıkları iddiası bakımından Hukuk Büromuz herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Sitede yayımlanan yazı ve makalelerden kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Sitemize link verilmesi için yazılı olur alınması gerekmektedir.
Web sitesinin güvenliği Arena Guard tarafından sağlanmaktadır.
Arena Yazılım E-müvekkil Avukat Web Sitesi